Pazar, Ağustos 22, 2010

Balonlu Naylon

Herşey görmekle başlıyor. İnsan öyle bir canlı ki, ne kadar nefret etse de bazen, hiçbir zaman kendini diğer insanlardan soyutlayamıyor. Issız adaya bile düşse,gözüyle görmediği ademoğlunu, aklından ve gönlünden çıkaramıyor. Durum böyle olunca, insan, ne mutluluğunu ne de mutsuzluğunu tek başına yaşayabiliyor. Bizim mutsuzlukla işimiz yok. Amacımız insanların mutluluğu ve bu yolda, mutlulukta herşey gibi görmekle başlıyor. İnsanları birbirine düşman edecek kadar sinsi, ama bir o kadar da gözönünde olan gerçek şudur ki; hiçbirimiz bulunduğumuz yerlerde bulunmaktan memnun değiliz. Ne banka veznesindeki memur, ne hastanedeki doktor, ne mahallenin bakkalı, ne de en yakınımızdakiler... İnsanlara isteklerini yerine getirmek zor iş. Peki ne yapmalı da bu mutsuzluk dalgasını kırmalı derseniz, çözüm basit ve içimizden; Balonlu Naylon. İsteyene bilgisayar başında, isteyene telefon vasıtasıyla metroda, otobüste, yolda ve ayrıca ben klasik seviyorum diyene de en yakın plastikçiden yeticek kadar "balonlu naylon". Amacım dünya barışı...

Çarşamba, Ağustos 18, 2010

“Ben de kullandım, çok iyi performans aldım”


Teknolojiyi seviyorum. Güzel şey. Kadınlar nasıl vitrinlere bakmaktan hoşlanıyorsa; ben de Teknosa’ya falan gidip bakınmaktan hoşlanıyorum. Mesela, en çok sevdiğim şey dokunmatik monitörler var ya, teşhir ürünlerinde, o bilgisayarlardan birini kıstırıp Paint’i açıyorum. “Zhe zhe zhe” diye ya da “Eki Eki Eki” diye gülerek garip garip karikatürvari şeyler çiziyorum. Sonra da “Ehe Mehe” diye uzaklaşıyorum. Yine teşhir ürünlerinden PS3 oynayan bir çocuk görürsem, kapışalım mı deyip araba yarışı gibi oyunlar oynayıp çocuğun üstüne sürüyorum, puştluğumu yapıyorum, yeniyorum ve “Ahahahah” diye gülüyorum, çocuğu eziyorum “Nasıl yendim ahahahah öğren de gel” deyip kulağına tırt yapıp uzaklaşıyorum falan. Eğleniyorum yani. Ama gidip de bi’ şey aldığım çok nadirdir. Neyse, benim bu eğlencemin orta yerine sıçan, provoke eden satış elemanlarından çektiğim kadar hiçbir şeyden çekmedim. Ben türlü türlü sululuklar yaparak dolaşırken, fiyatı 4000-5000 lira olan bir plazma TV’yi satmaya çalışan satış elemanı benim sinirlerimi hoplatıyor arkadaş. Başlıyo uzun uzun anlatmaya, şöyle kontrastı var böyle çözünürlüğü var şöyle HD böyle skart girişi var falan sayıyo da sayıyo. Sonra ikna etmek için son kozunu oynuyo arkadaş: “Ben de kullandım bu ürünü, çok iyi performans aldım.” diyor. Ben de bir gün şort tişört kombinasyonundan vazgeçtim. İyi giyindim gittim Teknosa’ya. Alıcı gözüyle bakıyorum. Bizimki yanaştı, ben de biraz sempatik konuştum. Ehe mehe falan dedim. “Efendim, bu home theater ürünü şöyledir böyledir” diye başladı. Fiyatı da 7-8 bin lira falan. Gençliğimi versem alamam. (Belki alırım ya, bilemedim şimdi.) bu en sonunda ikna için aynı şeyi söyledi “Bu home theater seti benim evimde de vardı, kız arkadaşlarımla film falan izliyorduk, tabi Plazma TV’de full HD hayran kalıyorlardı. (göz kırparak) Çook iyi performans aldım.” Dedi. Şu dakikadan sonra yazacaklarımı rencide edip, o çalışan arkadaşları küçük düşürmek için söylemiyorum ama hassiktir ya. Evinde varmış da çok iyi performans almış. Ülen güdük kaç para maaş alıyosun da on bin liralık makineyi evine sokabiliyosun. O herif o lafı söylediği anda başımdan aşağı kaynar sular dökülüyo. İçimden aynen bunları söylüyorum. Hassiktir len, evinde varmış. Yaprağım kaç para maaş alıyosun lan? Diyesim geliyo. Ya hor görmek değil amacım; ama salak da değiliz arkadaş. “Benim zengin züppesi bi arkadaşımın evine gitmiştim bi gün, orda gördüm bu plazmayı canavar gibiydi valla” dese var ya gençliğimi satarım alırım o plazmayı. Samimi çünkü. O samimiyeti hissederim. Anlarım. Vay be helal olsun, derim.

Pazar, Ağustos 15, 2010

Yapmayın Kardeşim

Ecnebi memleketlerin bilim adamları mutluluğun formülünü araştıradursun, tersten gelip mutluluğa ulaşan bir yol çizmek istiyorum. Güzel cevaplar, güzel sorular ister, sorumuz açık ve basit: Neden mutsuzuz? Öncelikle belirtmeliyim, basit yaşama hayranım, hele ki, basit yaşam düşünürlerinin ürünlerine daha da hayranım. Çünkü, mutluluğu küçük şeylerde arayan bu insanlar, bizim sorumuza da en güzel cevabı veriyorlar: "Beklentilerini kontrol etmeyi bil ki, düştükten sonra ayağa kalkabilesin". İşte bu, gözümüz gibi bakmamız gereken, her derde deva panzehir... Aranan kanı bulduğumuza göre, ayak uçlarımızda ki karanlığı silmeden önce koynumuzda ki yılanı öldürmek gerek. Peki, kim bu yılan? Fazla uzaklarda aramadan, her evin salonunun başka köşesinde yatan kara kutu, televizyon, yılanın ta kendisi. Biz farketmezken televizyon, hayatlarımızın bahçesine benzeyelim diye putlar dikiyor, sus payı olsun diye de umut tohumları serpiştiriyor.
Fazla ciddileşmeden, peki zehirlenen genç dimağlar neler hissediyor, lisedeyken; Oğlum, kampüsistanı izledin mi?, İzlemem mi?, Nasıl kırmızı?, Kamyonet mi?, Yani, iyi ya, fena değil, Ne iyisi ya, süper birader, alacağım ben de, hele bi kazanalım, Ya siktir et kamyoneti, Tuğçe(Kazaz) nerede okuyor acaba?, Ne yapacaksın? Tercih, ona göre yapıcam tercihi. Sonra üniversiteye giden bu iki liseli, kamyonet bir yana metro binip, bir senenin sonunda Tuğçe(Kazaz)'yide aramaktan da vazgeçiyor ve sonra bir gün yürüyen merdivenlerde; Aklıma geldikçe geriliyorum ya, Ne o?, Bir sene kaldı, birader, Rahat ol!, çıkınca kralız, Ya git asabımı bozma benim, Oğlum, hayal et, bu çulsuzluk yok artık, para kazanıyoruz, takım elbiseler falan, bir barın üstünde ev de tutarız, E?, E'si gelsin kızlar, gitsin karılar, Tamam yani herşey, Yok, değil, bir evli çift, bir de hafifmeşrep bir hatuna ihtiyacımız var, Ne yapacaksın bunları, Dizi.
A. C. YETEREL

Cumartesi, Temmuz 24, 2010

Beni Bu Havalar Mahvetti

Havalar sıcak. Güneş yakıyo. Küresel ısınma denen şeyin etkisi olabilir mi acep bunlar? Bence, toplum olarak "of çok sıcak" diye yakınacağımıza, çıkalım eylem yapalım diyeceğim ama muhatabımız kim? Direktman Mikail isimli meleğe mi çemkirelim? O konuda fikirlerim net değil. Ha şöyle olsa mesela. Ben peygamber olsam, olaya el koyardım. Mikaille konuşur, oğlum iki rüzgâr estir olmuyo böyle ölüyoruz resmen yaaaaa, diye olayı bağlamaya çalışırdım. Fakat ortada ne bir peygamber var ne de melek. Neyse. Önümüzde daha da sıcak günler, seneler olacak gibi duruyor bu iklim değişikliğini durduramazsak. Durdurmak mümkün değil zaten de yavaşlatsak bari diyorum. Bi' şeyler yapalım cidden. 11.00-16.00 arası dışarı çıkılmıyo zaten. Uzmanları dinliyorum ben. Evdeyim. Ev içindeki iklim krizini kapıyı pencereyi açıp cereyan yaptırarak çözüyorum. Klima da zararlı ya, o yüzden. Hadi öptüm, çok fenayım. Duşa giricem.

Yabancı Memleket Görmüş Adam

İnsan, bir şeyi yapamazsa, içinde kalır, diline, gözüne vururmuş, benim de öyle oldu. Yıllar geçtikçe artan yurt dışı sevdası, haliyle çevremdeki yabancı memleket görenleri de artırdı. Karşıyım sanılmasın, aksine ben de aynı sevdanın hasretini bağrımda taşıyanlardanım. Peki, derdin ne senin be adam diyecek olursanız? , şöyle anlatayım efendim, benim derdim insanlardaki yabancı memleket sevdası değil, benim derdim gördüğü her şeyi genellemeyi seven Türk milletinin genç dimağlarının, yabancı memleket gördükten sonra genelledikleri. Tabi ki kültürler bir araya geliyor, kaynaşma, etkileşim, bunlar güzel şeyler, ama hepsinin sonunda yabancı memleketlere gidp gelen bu genç beyinler bir şeye inanmaya başlıyorlar; yaşamadıklarına. Durumu hayal edemeyenler için örneklemek gerekirse, sıradan bir öğle arasında, uyum süreci içerisinde olan yabancı memleket görmüş arkadaş beni ağrı kesici olarak kullanmaktadır ve bu sancılı görüşmenin ortasında şöyle bir konuşma geçmektedir; Geçen hafta nerdeydim, biliyor musun? , Nerdeydin? , Amsterdam, Dolaylı tümlecini sevsinler, e? , Sana şu kadarını söylüyorum, biz burada yaşamıyoruz, Neden be olum? , Sen söyle, şimdi kalksak bir bara gitsek, güzel bir kızın yanına otursak ne der? , Hayvan! , İşte orada kız gelip seninle tanışıyor, o derece, Hadi canım, Nasıl desem, kız mini eteği geçtim nerdeyse çıplak sokağa çıkıyor, biri de dönüp bakmıyor ya, Yok artık! , İnanmazsın, adamlar sevişmiyorlar bile, Yuh! , O kadar doymuşlar.

Artık yaşadığına inanmayan bu genç insanlar, toplumsal tepkinin ardından, özgüvenlerini yitirmeye başlıyorlar. Söz konusu özgüven eksikliği sizi şaşırtmasın, bu onları bir vazgeçişe değil, sadece konunun şiddetini azaltmaya yöneltiyor. Sonuç olarak, artık konuşmayı başlatacak cesareti kendinde bulamayan, yabancı memleket görmüş insan, başka insanların serzenişlerine musallat olmaya başlıyor. İkinci safhada bu insanları şu konuşmalardan tanıyoruz; Birader, şuraya bir levha assalar, ne güzel olacak, Neden? , Nedeni mi var, 3 senedir buradayım, hala daha insanlar, sol yürür, sağ bekleri oturtamadı, Ya biliyorsun, halkımız cahil, geçen hafta Amsterdam’daydım, Hala aynı dolaylı tümleç, Ne? , Yok bir şey! , Neyse, adamlar bir metro yapmışlar, inanmazsın, alet havda gidiyor, Nasıl ya? , Hava yahu, bildiğin hava, ray yok işte havada gidiyor alet, Sevişmeyince tabi.

A.C. YETEREL

Çarşamba, Temmuz 21, 2010

Karpuz Nöbeti ve Toplumsal Dengesizlikler

İnsanın çocukluğunda bazı kilometre taşları vardır bana göre. Çelik çomak oynamak, ateri salonlarında bütün bozuk paraları harcamak gibi. Ama benim şimdi bahsedeceğim şey, bu değil. Ben günübirlik denize gitmekten bahsetmek istiyorum. Küçük şehirde doğup büyüdüğüm için her yıl mutlaka yapardık bunu çocukluğumda. O zamanlar ailemin ekonomik durumu çok iyi değildi. Kötü denilebilirdi. Dolayısıyla biz de doğal olarak denize girmek istiyorduk ama paramız yetmediği için günübirlik denize gidiyorduk. Ben bunun çoğu zaman parasal etkenlerden kaynaklandığını biraz daha büyüyünce kavradım. Neyse, bu kadar dramdan sonra bunun güzelliklerinden bahsetmek istiyorum canımın içi. Maaile toplanıp arabalara sıkış tepiş binip Pamucak'a giderdik. Ailenin meteoroloğu güneşin yönünü tayin ederek gün boyunca aile bireylerine optimum gölgeyi sağlayabilecek ağacı seçerdi. Güzel bir kahvaltıdan sonra güneş çok da tepeye çıkmadan denize girme işlemleri başlar, çoluk çocuğa ailenin yüzme bileni "uzaklara açılma, aman çocuğum bastığın yere dikkat et" diye ikazlarda bulunurdu. Çoluk çocuk, ana baba, amca hala denizde bir süre çimmek suretiyle vakit geçirir; güneşin altında tavuk gibi patlıcan gibi domates gibi kızarır ondan sonra öğle yemeği için kıyıya dönerlerdi. Ancak, öğle yemeğinden sonra karpuz yeneceği için, karpuzun da soğuğu makbul olduğu için karpuz denize bırakılır ve başına bir nöbetçi dikilirdi. İşte bu noktada her çocuğun bu nöbetçilik görevini yapması o kilometre taşlarından biridir bence. Çocuğun zekası, gelecekteki başarısı karpuzun sağlimen sofraya kadar ulaşmasıyla da alakalıdır. Orta yaşlarında orta düzeyde olan bir insan , çocukken o karpuzu sonuna kadar bekler. Görev adamıdır. Kahramandır. Verilen işi düsturuyla, hakikatıyla yapmıştır. Orta yaşlarında başarılı, lider ruhlu, katılımcı, insanları zekasıyla konuşmasıyla etkileyebilen insan ise, çocukken o karpuzun başında beklememiştir. Karpuzu bir Tansaş, Migros poşetinin içine koyar, poşeti iple bağlar, ipin diğer ucunu da kıyıda bir şeye bağlar ve karpuzun sofraya sağ sağlim ulaşmasını sağlar. Bu adam zekasını, becerikliliğini kullanarak angarya işten kaytarmıştır. Günlük eğlencesine bakmıştır, denizde çimmiştir. Bu adam üretim araçlarına sahip olabilir, kapitalist olabilir, patron olabilir diğeri ise en fazla KOBİ olur. Küçük Olamam Büyümek İstiyorum der ama ne çare? Büyüyemez. Büyüse bile işleri batırır. Karpuzu poşete koyanın yanında işe başlar falan. Fazla trajedinin lüzumu yok. Neyse gelelim günübirlik denize girmenin sonlarına. Sofra kuruldu. Öğle yemeği yendi. Ondan sonra kimi gene uyur, kimi tavla oynar, kimi saz çalar, kimi denize girer. Ama en önemli şey deniz, kum, güneş konusunda tecrübesiz olan aile bireylerince atlanmıştır. GÜNEŞ KREMİ! Bu aile bireyleri akşam eve dönüş yolunda havanın çok sıcak olduğundan şikayet eder. Bütün yol kucak kucağa, yapış yapış giderler. Eve vardıklarında güneşte pancar gibi kızaran aile fertleri dayanamazlar ve erkek olanlar tişörtlerini çıkarırlar. Birbirlerinin sırtına şaplağı kondurarak şaka yapanları mı ararsın birbirinin sırt derilerini soyanları mı ararsın, acıya dayanamayıp birbirinin sırtına kafasına ensesine yoğurt sürenleri mi ararsın. Gırla şamata, hüzün, gözyaşı, kahkaha... İşte biz bunları yaşadık. Mutluyuz. En azından onu da yapmadık demeyiz. Onu da yaptık lan onu da yaptık. Yazlığımız vardı da gitmedik mi? Yoktu, Pamucak'a gittik. Kapitalist sistem utansın. Ben bu hatıralarımdan, yaşanmışlıklardan, yoksulluktan utanmıyorum. Zenginlerin o zenginliklerini normal karşıladıkları için, onlar adına utanıyorum. Ortada bir dengesizlik varken, "halk plaja indi" anlayışı varken bu memlekette, Devrimci Marksistler ne yapıyor? Nasıl bir mücadele örgütlüyorlar? İşte ben bunu merak ediyorum.
Saygılarımla,
Atacan AK

Orası sıcak da burası değil mi?

Şimdi lafa küt diye ya da pat diye (artık hangi lafa girme efektini beğeniyorsanız) giriyorum ama elden bi' şey gelmiyor. Girmem lazım. Uzun uzun girizgâhlar bana göre değil sanırım. İçim sıkılıyor yoksa. Neyse. Bugün annemin dükkanına giderken yolda çok terledim. Affedersiniz ama kuyruk sokumuma kadar ter aktı yani. Kendimden tiksindim. Sonra vay be dedim ne sırt varmış arkadaş. Dere yatağı gibi maşallah. Sonuç olarak o ter oradan aktı ama. Sonuç olarak o ter beni rahatsız etti. Şimdi aklıma gelen iki soru şuydu:
1- Terlemek ayıp mı?
2- Terlediğim için tişörtüm ter kokacaktı ve ben o tişörtle insanların arasına karışmaya gidiyordum. Özgüven eksikliği yaşayabilme ihtimalim neydi?
Elbette terlemek ayıp değil. Ben daha çok 2. soru üzerinde durdum. Ve bir anda -kolay yolu seçerek- ergenliği seçtim ve "insanlardan tiksiniyorum" diye iç geçirdim. Bağırıp çağırmadım ama. Neyse önemsiz detayları atlıyorum ve sadede doğru hızlı ama kararlı adımlarla ilerliyorum bebeğim. Örneğin bir Kuşadası'nda herhangi bir markete girdiğinde ya da yolda yürürken cıbıl cıbıl abiler ablalar görebiliyorsun. Ama yürüdüğü yolun, girdiği marketin denizle falan alakası yok, çok sapa bi' yer. Şimdi ben de şu sıralar ailemin yanında Tire'deyim ve ben de yolda yürüyorum, markete giriyorum. Benim o abilerle ablalarla ortak noktaların olduğu gibi ortak olmayan noktalarımız da hali hazırda mevcut. Ortak noktalar kısaca şöyle; onlar da ben de terliyoruz, aynı güneş Kuşadası'nı da Tire'yi de kavuruyor. Ayrı noktalarımız ise; onlar tişörtsüz cıbıl cıbıl gezebiliyor, ben gezemiyorum. İşte ben bunu düşündüm yol boyunca. Ben niye tişörtümü çıkararak yürüyemiyorum ki? Eğer bir muasır medeniyetler seviyesi'nden bahsedeceksek, amacımız buysa; öncelikli olarak Tire halkının benim yollarda tişörtsüz gezebilme hakkımı kanıksamaması, yadsımaması aksine bunu savunması gerekir. Benim Tire ve diğer ilçe halklarından beklentim budur. Ben sokaklarda ama terleyerek ama terlemeyerek o kavurucu güneşin altında tişörtsüz bi şekilde gezebilmeliyim. Bu hem amele yanığı denen aşağılayıcı deyimi ortadan kaldırır hem de işçi sınıfının önündeki büyük bir engel de kendiliğinden aşılmış olur. Durum böyleyken halkın bana karşı olan yersiz tepkisini ortadan kaldırmak için devrimci marksistler ne yapacak? Devrimci Marksistler'in tavrı ne olacak?
Saygılarımla.
Atacan AK.